7 Ocak 2020 Salı

ABD-İran Gerilimi

  Konumuz son günlerdeki ABD ve İran arasındaki gerilim. Bu mevzu dünkü bugünkü bir olay değil zaten. İki ülke 1980'den bu yana doğrudan resmi diplomatik temas kurmuyor. Bu olayların başlangıcı ise ABD'nin İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesi, Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan etmesi ve İran'a ambargo uygulaması. Bu olayların sonucunda geniş çaplı bir savaş çıkacağını zannetmiyorum ama gerilim biraz daha artacak gibi duruyor.
  Son günlerdeki gerginliğin nedeni ise hepinizin bildiği üzere ABD'nin 3 Ocak 2020'de Kasım Süleymani'yi bombalı saldırıda öldürmesi. Peki kimdir bu Kasım Süleymani?
  Kasım Süleymani, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı olarak görev yapmaktaydı. Hizbullah'ın askeri kanadının liderlerinden biriydi. Suriye iç savaşında da Beşşar Esad'ı destekleyen çatışmalarda rol almıştır. Irak-İran savaşında da önemli işler yapmıştır. Sonuç olarak İran için çok önemli bir adamdır ve ABD ''gelecekte Amerikan diplomat ve askeri personele karşı gerçekleşecek saldırıların önlenmesi için'' bu saldırıyı gerçekleştirdiğini ve Kasım Süleymani'yi ortadan kaldırdığını açıklamıştır. Bu saldırıdan sonra haklı olarak İran çok sert tepki göstermiştir. Zaten uzun zamandır ABD, İran'ı üstüne çekmeye çalışıyordu ancak İran bu tuzağa düşmemişti. Ancak bu olaydan sonra Tahran yönetimi bu olayın intikamının en ağır şekilde alınacağını açıkladı. O günden bugüne de karşılıklı tehditler ve müzakereler devam ediyor. Az öncede söylediğim gibi ben bu olayın bir savaşa dönüşeceğini sanmıyorum. Ancak bölge zaten sıcakken iyice ısınacak ve olayların nereye gideceğini kestirmek biraz güç. Gelin birazda bu olaydan sonra hangi ülke ne dedi ona bakalım.
  ABD: Bu adam bize saldırıcaktı zaten. Biz yılanın başını küçükken ezdik.
  İran: Gününüzü göstereceğiz..
  Rusya: Macera dolu Amerikaa.
  Çin: Bi sakin olun lan!
  İsrail: Bu olayın bizle bi ilgisi yok, olayı bana yıkmayın..
  Irak: Bak kardeş bu İran bize benzemez.
  Türkiye: Sakin olun arkadaşlar, zaten işler karışık.

  Şimdi zaten bütün bu olaylar hepimizin kulak aşinalığı olduğu BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile bağlantılı. Gerçi bizde bu konu ele ayağa düşmüşte olsa sonuç olarak böyle birşey var. Hepinizin gözünde canlanan o Kürdistan haritası gerçekten vardır evet. Dört parça diye adlandırılan bu bölge Irak, Suriye, İran ve Türkiyeyi kapsamaktadır. 2001 yılından bu yana önce Irak halledildi. Şimdi de Suriye'de sona gelindi. Sıradaki hedef ise İran. İran ise bunun farkında ve ABD'yi bölgede istemiyor haklı olarak. ABD ise pek çekilme taraftarı değil.
  Bu olaydan sonra İran doğrudan kendi değilde milis kuvvetlerle ABD'ye ciddi zararlar verebilir ve seçim öncesi ABD'nin bölgeden çekilmesi hızlanabilir. ABD'nin Süleymani gibi görevi İran için dışarıdan gelecek her türlü tehlikeyi daha ülkeye gelmeden karşılamak olan birini ortadan kaldırarak İran üzerinde yapacağı hamleleri daha kolay kılmak için yaptığı bu hamle, ABD'yi bölgede bir kaosa sokabilir ve bölgeden çekilmek zorunda kalabilirler. Tabii ki zamanın neler getireceğini hep birlikte görücez ancak yazının başında dediğim gibi 3. Dünya Savaşı filan çıkmaz. En iyi ihtimal ABD bölgeden çekilir ve bu da geçici bir süreliğine de olsa bölgeye huzur getirir..
  

2 Ocak 2020 Perşembe

Libya Tezkeresi

  Bildiğiniz gibi Libya tezkeresi meclisten geçti. Ama olayın detayına girmeden önce Libya nasıl bu hale geldi gelin buna biraz bakalım.
  Libya'da olaylar 15 Şubat 2011'de bir ''insan hakları savunucusu''nun tutuklanmasıyla başladı. Olayların başında Kaddafi, dünya basınınca 'muhalif'' diye adlandırılan teröristleri başta pek ciddiye almadı hatta isyancıların üstüne doğrudan ateş açmadı onlara taciz ateşi açtı. Ta ki isyancılar Kaddafi'nin doğduğu şehir olan Sirte'ye girene kadar. O saatten sonra Kaddafi bütün gücün kullanılması emrini verdi ve isyanı bastırdı. Bunu gören birLEŞmiş milletler durur mu? Yapıştırmış müdahaleyi. Henüz Birleşmiş Milletler'den operasyon kararı çıkmadan Fransa isyancılardan 'bakın sizi kurtarırım ama petrolünüzün %35'ini alırım'' diye söz aldıktan sonra ''Şafak Yürüyüşü'' adını verdiği operasyonla Kaddafi'nin başıyla sonu arasında 200 km olan tank filosunu bombaladı ve isyancıları tekrar silahlandırdı ve Kaddafi'yi barbar Arapların önüne atarak köşede zevkle onun linç edilmesini izledi.
  Libya'da tüm bunlar olurken biz ilk önce Birleşmiş Milletler'in operasyon kararına karşı çıktık ancak daha sonra nasıl bir aydınlanma geldiyse BM'in ''durum tespiti'' için Libya'ya girmesine kanaat getirdik. BM'in şu zamana kadar bir yere giripte tespit yaptığı görülmemiştir. Girdiği yere ölümden başka bir şey getirmemiştir.O günden beri de Libya'da iç savaş sürüp gitmektedir.
  Libya'da 2014 seçimlerinden bu yana iki yönetim var. Şu anda biri merkezi Trablus olan Ulusal Mutabakat Hükümeti ve bizim askeri açıdan yardım edeceğimiz hükümet budur. Bir diğer yönetim ise Tobruk merkezli Hafter güçleri ki bu zat-ı muhteremin destekçileri  Mısır, ABD, BAE, Suudi Arabistan, Fransa ve Rusya'dır.
  Peki kimdir bu Halife Hafter? Kendisi Kaddafi'nin Kral İdris'i devirmesinde bizzat rol almıştır. Ancak 1986 yılında Fransa destekli Çad kuvvetlerine yenilmiştir ve esir düşmüştür. Bu olaydan sonra Muammer Kaddafi tarafından hain ilan edildi ve ABD'ye kaçtı. Libya'da iç savaş başladıktan sonra Libya'ya dönmüştür ve devrim sonrası bir darbe girişiminde de bulunmuştur ancak başarılı olamamıştır.
  Bu aralar Hafter güçleri baskıyı arttırmıştır hatta Trablus'a ilerlemektedir. Peki tüm bunları bir kenara bırakırsak Kaddafi indirildiğinden beri kaderine terk edilen Libya neden tekrar kıymete bindi?
  İşin özü Doğu Akdeniz'deki doğalgaz yatakları. Türkiye bu doğalgaz meselesinde karşısına aldığı güçlerin desteklediği Hafter'e karşı Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni desteklemeye bir yerde mecburdur. Yani Türkiye'nin Libya kararını doğru ya da yanlış diye tartışmak doğru değildir. Onun yerine genel olarak Türkiye'nin dış politikasını tartışmak gerekir. Yıllardır Ortadoğu'nun liderliğine soyunup bölgede söz sahibi olmaya çalışmalı mıydık? Yoksa kendi kabuğumuza çekilip önce iç meselelerimi halletmeliydik? Bu konuda asıl tartışılması gereken budur. Kıbrıs konusunda Yunanistan'a rest çekip bu konuda sessiz kalmak mümkün değildir. Bu müdahale bütün olarak dış politikamınız sonucudur.
  Sonuç olarak az önce de dediğim gibi Libya tezkeresini bir bütün olarak ele almalıyız. Dışta Ali Kıran Başkesen geçinipte içte de halkı gazlayarak Budizmvari bir inanış yaratarak tamam hayat zor, ama bakın dışta astığımız astık kestiğimiz kestik, bütün dünya önümüzde eğiliyor sizin desteğinizle gibi bir politika gütmek ne kadar doğrudur, tartışılması gereken asıl konu budur zannımca..